İzleyiciler

20 Aralık 2007 Perşembe

Karacaoğlan

Şiirleri 3

Bir aşçım olsa da doldursa kazı
Türlü nimetlerle güldürse bizi
Öğlene eke de akşama kuzu
Sabaha kaymakla bal ister gönül

Beş yüz atım olsa beş yüzü doru
Binse etbalarım eylese harı
Beş yüzü de üveyk bini de kırı
Beş yüz yedeğine al ister gönül

Acap şu dünyada ne kadar mal var
Düşünme Mevlâ'ya Allah'a yalvar
Bir altun saatla bir çuha şalvar
Bir dahi lefirden şal ister gönül

Karac'oğlan gönül ne ister bizden
Hiç gitmiyor gönül gelinden kızdan
Günde beş yüz sarım gelse faizden
Dünyada tükenmez mal ister gönül

Karacaoğlan

Şiirleri 2

Akça ceyran çölden çıkıp kaçınca
Mayil oldum yâr göğsünü açınca
Vakti gelip aşiretler göçünce
Düzülür yollara il karmakarış

Yüklendi barhanam çekildi göçüm
Kimseler bilmiyor kimsenin suçun
Taramış zülfünü indirmiş saçın
Dökmüş ince bele tel karmakanş

Yaşını sorarsan on beş yaşında
Hile yoktur kirpiğinde kaşında
Yedi türlü çiçek vardır başında
Kokar reyhan ile gül karmakarış

Karac'oğlan der ki bu kimin nesi
İnginden yüceden geliyor sesi
Eğilmiş pınardan doldurur tası
lçene veriyor bal karmakarış

Karacaoğlan

Şiirleri


İsmail Bey yaylasından kalkınca
Soğuk sulu yaylalarım kal demiş
Vefa yok imiş de attan deveden
Derde derman olmaz imiş mal demiş

Hani benim emmim oğlu Ömer'im
Ciğerime bir od düştü yanarım
Diyarbekir Afşar benim timarım
Bölge bölge timarlarım kal demiş

Hani benim emmim oğlu Bücür'üm
Yüreğime bir od düştü acırım
Sarı Haliloğlu çeksin ecirim
Bölge bölge timarlarım çal demiş

Karac'oğlan der ki kolu bağlıyım
Ciğerciği aşk oduyla dağlıyım
Mamalı'da ben bir Rıdvanoğlu'yum
Kaplan postu geydiklerim kal demiş

Karacaoğlan

Hayatı

Karacaoğlan'ın yaşamı üzerine, belge değeri olan yazılı kaynaklarda bilgi yoktur. Kendi şiirlerinden, halk söylentilerinden, kuşaktan kuşağa anlatılagelen menkıbelerden çıkarılan bilgilerin ise birbirini tutmadığı görülüyor.
Nereli olduğu bile kesinlikle anlaşılamamıştır. Barak Türkmenleri onu kendilerinden sayarken, Kilis'in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de kendilerinden olduğunu söylerler. Batı Anadolu'da yaşayan Karakeçili aşiretine göre onlardandır. Mersin'in Silifke, Gülnar, Mut ilçelerinde yaşayanlar kendi ilçelerinden olduğunu ileri sürerler. Gazianteplilere göre, bugün Suriye sınırları içinde kalan Akpınar köyündendir. Kırım'da derlenen bir menkıbeye bakılırsa Belgrad'lıdır. Bir söylentiye göre Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak köyünde, başka bir söylentiye göre gene Kozan'a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyünde doğmuştur.
Şiirlerinde ise şöyle diyor: "Kozan Dağı'ndan neslimiz /, Arı Türkmen'dir aslımız / Varsak'dır durak yerimiz"; Göğçe idi benim yerim durağım"; "Göğçe'den çıktım çocuktum"; "Vatanımız Adana Maraş"; "Yaylamız Bulgar Dağı'dır"; "Maraş illerine giden kervancı / Selam söyle bizim il'e obaya"; "Binboğâ dır benim ilim"; "Erzurum dur benim ilim"; "Mamalı'da ben bir Rıdvanoğluyum'; "Öz Adım Halil'dir köyümüz Hama".
Uzmanlar bu karışıklığı şöyle açıklıyorlar: Karacaoğlan halkımızın benimsediği, varlığında eridiği ozanlardandır. Türk halkı onun söylediği şiirlerle yetinmemiş onun adına şiirler söylemiştir. Yunus'a Pir Sultan'a yaptığı gibi. Şiirlerinden hangilerinin gerçekten kendisinin olduğunu hangilerinin sonradan uydurulduğunu ayırmak kolay değildir. Aynca, bazı şiirleri başkalarınca tekrarlanırken, ağızdan ağıza geçerken, ya da derlenirken, söyleyenlerin, derleyenlerin gönüllerine göre değiştirilmiştir. Örnekse, bir yerde "Binboğa'dır benim ilim" diye yazıya geçirilmiş bir dize, başka bir yerde "Erzurum'dur benim ilim" diye yazılıdır. Birinin yanlış olduğu yüzde yüz, ama belki ikisi de yanlıştır. Halkımızın Karacaoğlan'ı benimseme özlemiyse sonsuzdur. Yapılan yorumlar da hep bu özlemle biçimleniyor. Kırşehir'in Mecidiye ilçesinde bir Mamalı köyü var, ama hayır, Erzurum'lulara göre, Karacaoğlan'ın andığı Erzurum'un Mamahatun köyüdür. Daha ilginci, araştırmacılar Güney Doğu Anadolu'da Hama adında bir köy bulunmadığını söylüyorlar, yalnızca Kozan Dağı'nda bu adı taşıyan bir gedik varmış.
Bütün bu karışıklık arasında uzmanlar, Akşehirli Hoca Hamdi Efendınin 1875-76 yıllarında yazdığı yolculuk anılarına dayanarak, Karacaoğlan'ın Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak köyünde doğduğu söylentisini daha bir önemsiyorlar. Gene önem verilen bir söylenti de Kozan'a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyünde doğduğudur.
Karacaoğlan'ın adı Kırım'da derlenen menkıbeye bakılırsa Simayil, bir şiirine göre Halil, başka bir şiirine göre Hasan'dır. Hoca Hamdi Efendi de anılarında onun adının Hasan olduğunu yazıyor.
Gene bu anılara göre babasının adı Kara İlyas'tır. Varsak köyü Türkmenlerinden olan Kara İlyas, 1604'te, Kozan derebeylerinden Hüsam Beyin "tut kap asker devşirdiği" kargaşada tutolup sayıl askeri yazılmış, sonra da ortadan yok olmuştur. Böylece de Karacaoğlan' ın soyuna Sayıloğlu denmiştir. Bu Sayıloğlu sözü bir dizesinde de geçer. Başka bir söylentiye göre de o sırada Çukurova'da derebeylik eden Kozanoğulları ile arası açıldığı için, genç yaşta (24) memleketinden ayrılıp gurbete çıkmıştır.
Şiirlerinde pek çok yer adı anar: Adana, Ankara, Aydın, Bolu, Bursa, Diyarbekir, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Gümüşhane, Halep, Hama, İçel, Karaman, Kars, Kayseri, Konya, Malatya, Maraş, Mardin, Niğde, Sıvas, vb. Ayrıca, "Ne İstanbul koydum ne Diyarbekir", "Gidip İstanbul'dan ferman getirdim" gibi dizeleri, İstanbul'a; "Coşmuş Karadeniz köpüğün saçar" dizesi de Karadeniz kıyılarına gittiğine kanıt sayılabilir. Acaba Karacaoğlan andığı her yere gitmiş midir? Bağdat, Mısır, Trablus, Tunus, Şam, Yemen, hadi buralara da gitti diyelim, ama o Buhara, Hindistan, Çin'den de söz ediyor! Nerelere gittiğini, nereleri gitmeden andığını ayırmak olanaksızdır. Avusturya savaşları için şiir yazdığına, Firengistan'ı dolaştığını söylediğine bakılırsa, Rumeli'ye de geçmiş olduğıı anlaşılıyor. Ama uzmanlar Karacaoğlan'ın ömrünün çoğunu Çukurova, Gaziantep, Maraş dolaylarında, Toros dağlarında geçirdiği kanısındalar. Bütün yaşamı boyunca gurbette kalmadığı, obası ile birlikte göçlere katıldığı şiirlerinden de belli oluyor.
Hoca Hamdi Efendi'nin anılarında, "karayağız, seyrek sakallı, şuh meşrep, uzunca boylu levent bir adam" diye tanıtılan Karacaoğlan'ın yaşamı üzerine, çeşitli şiirleri yorumlanarak edinilen daha başka bilgiler de var: Gurbete iki kız kardeşiyle çıkmış, arkalarında da bir ağlayanları yokmuş, (anlaşılan anası da ölmüşmüş). Bir ara Bursa da ev bark sahibi olmuş. Kaç kere evlendiği bilinmiyor. Bir yerde başlık parası bulamadığından, bir yerde de çocuğu olmadığından yakınıyor. Sonra çocukları olmuş, ama karısı ölmüş herhalde, anasız kalmışlar. Evlat acısı da görmüş. Bir şiirine göre de aşireti devletçe Hama'ya sürgün edilmiş. Çok uzun yaşamış, öldüğünde iyice yaşlı imiş.
Karacaoğlan'ın, doğduğu yer gibi, öldüğü yer de belli değil. Hoca Hamdi Efendi'nin anılannda "Maraş civarında Cezel Yaylasında doksan altı yaşında iken vefat eyleyüp vasiyeti üzerine tenha bir pınar başına defn olunup sazı çürüyünceye kadar başucunda ağaçta asılı durduğu" söylentisi yazılı. Bir araştırmacıya göre, Nizib'in Keklice köyünde sazını dalına astığı bir ağacın altında yatıyor. Bir başkasına göre, Oltu'nun Penek köyünde ölmüş, Zemzem Dağı'ndaki Yasamal Yaylası'na gömülmüş. Bir söylentiye göre de, Tarsus'taki Ashab-ı Kehif Mağarası'na girip bir daha çıkmamış. Uzmanların gerçeğe en yakın saydıklan söylenti ise İçel'in Mut ilçesinin Çukur köyünde bir tepenin üstünde yattığıdır. Bu tepeye bugün Karacaoğlan Tepesi deniyor. Tepede bakımsız bir mezar, bir su sarnıcı, bir iki eski ev temeli var. Karşısındaki başka bir tepenin adı ise Karaçakıl Tepesi. Ozan'ın sevgilisi Karacakız'ın da o tepede gömülü olduğuna inanılıyor. Karacaoğlan kışları bu güzel yerlerde, kendi adını alan tepedeki bir mağarada geçirir, yaz gelince yaylalara çıkıp oradan oraya gezermiş. Ölümünden sonra Silifke, Gülnar, Mut köylerinde yaşayan köylüler onu ermişler arasına katıp mezarını adak yeri yapmışlar. Günümüzde de her yıl Haziran ayında Mut halkı bu mezarlara gelip saygı gösterisinde bulunmakta, bir Karacaoğlan günü düzenlemekteymiş.
Bir mezhep, bir tarikat adamı olmayan Karacaoğlan ele aldığı konularla çok geniş alanlarda yankılanmış, herkesin ilgisini çekmiş, herkesin sevdiği bir ozan durumuna gelmiştir. Şiirlerinin dilden dile çok dolaşması, çok değiştirilmesi, onun adına çok şiir uydurulması doğaldır.
Bu bakımdan uzmanlar Karacaoğlan'ın şiirlerinden gelen, çoğu birbirini tutmaz bilgilere pek güvenmiyorlar. Şiir Karacaoğlan'ın mı? Bir değiştirmeye uğramış mı, uğramamış mı? Bu soruların karşılığını bulmak kolay değil. Elli yıldır Karacaoğlan üzerine yapılan araştırmalar olumlu sonuç vermediği gibi, büsbütün karışıklık doğurmuştur, deniyor. Nitekim günümüzde bile uzmanlar kitaplarının bir baskısından öbür baskısına ozanın yeni yeni şiirlerini ekliyorlar. Ele geçen her cönkten değişik bir şeyler çıkabiliyor.
Halk söylentilerine göre Karacaoğlan 1606'da doğmuş, 1679 ya da 1689'da ölmüştür. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi'nin anılarına göre ise, Karacaoğlan'ın babası 1604'te sayıl askeri yazılmıştır. Yani doğumu bu tarihten önce, ya da en geç 1605 olabilir. Doksan altı yıl yaşadığı söyleniyor ki, o zaman ölüm tarihi 1701'e kadar çıkar.
Uzmanlar böyle kesin tarihler veremiyorlar. Yalnız şiirlerde bazı tarihsel olaylara değinmeler var, onlardan yararlanarak şairin on yedinci yüzyılda yaşadığını söylüyorlar.
Örnekse, "Halebi Osmanlı aldı / Dağı taşa katar bir gün" beyti ile 1658 yılında Abaza Hasan Paşa'nın devlete başkaldınp ertesi yıl cezalandınlmasına değinildiği; "Sana derim sana ey Acem Şahı / Üstüne Mağrip'ten asker geliyor / Tahtını yıkıp da mülkün almaya / Sultan Murad kalkmış kendi geliyor" diye başlayan destanla 1622-1639 arası Osmanlı-İran savaşlarına değinildiği; gene "Hazır ol vaktına Nesme Kralı / Yer götürmez asker ile geliyor / Patriklerin inmiş tahttan diyorlar / Bir halife kalmış o da geliyor" diye başlayan destanla Fazıl Ahmet Paşa nın 1663-1664 Avusturya Seferine değinildiği kesindir deniyor.
Karacaoğlan'ın on yedinci yüzyılda yaşadığına kanıt gösterilebilecek daha başka şiirler de var, ama uzmanların en çok önem verdikleri kanıt şudur: Ozanın dili kesinlikle on yedinci yüzyılda yaşamış âşıklann diline benziyor. Önceki yüzyıllarda yaşamış ozanların kullandığı sözcükler onda yok. Bir de şu: Karacaoğlan'ın şiirlerinin bulunduğu cönklerin hiçbiri on yedinci yüzyıldan eskiye gitmiyor, Daha önceki yüzyıllarda yazılmış cönklerde onun şiirlerine rastlanmıyor.
Bir ara Karacaoğlan'ın on altıncı yüzyılda yaşadığını gösteren bazı belgeler bulunmuştu, ama sonradan bunların Karacaoğlan adlı başka bir ozanla ilgili olduğu, "Karacaoğlan" adının çok eskiden beri kullanılan bir ad olduğu ortaya çıktı.
Bütün belgesizliklerin ötesinde, uzmanlar, Karacaoğlan'ın on yedinci yüzyılda Güney Anadolu'da yaşadığına, ömrünün çoğunu Çukurova, Gaziantep, Maraş dolaylannda, Toros dağlarında geçirdiğine kesinlikle inanıyorlar.

19 Aralık 2007 Çarşamba

Necip Fazıl Kısakürek


Halim


Bilmem hangi alemden bu toprağa düşeli;

Yataklara serildim, cam kırığı döşeli...

Kaam bir cenk meydanı, kokusu kan ve barut;

Elindeyse düşünme, gücün yeterse unut!

Takılıyor yerdeki gölgelere ayağım;

Sanki arz delinecek ve ben yutulacağım.

Bana yanmak düşüyor, yangın görsem resimde;

Yaşıyorum zamanın koptuğu bir kesimde.

Alırken dilenciyim, verirken de borçluyum;

Kalmadı eşya ile aramda hiç bir uyum.

Taş taş üstüne koysam, bozuk diyorlar, devir!

Bir ok çeksem, diyorlar; peşinden koş ve çevir!

Nefes alırken bile inkisar ve pişmanlık;

Kimse edemez bana benim kadar düşmanlık.

İşte şüpheci aklı çatlatan korkunç nokta:

O ki sonsuz var, nasıl aranır dipsiz yok'ta?

Olur olmaz her şey, yokluk da O'nun kulu;

Bu noktaya vardın mı, el tutuk, dil burkulu.

Allah'ı hakikate soran kafa ne sakat?

Hakikat de ne; Hakk'ın muradıdır hakikat,

Balonunu kaçırmış çocuk gibi ağla dur!

Rabbim böyle emretmiş, ya dize gel, ya kudur!

Hayat bir zar içinde, hayatı örten bir zar;

Bana da hayat yeri "Bağlum"* köyünde mezar...

Orhan Gencebay


Siir


Geçtiğim bu yoldan sen de geçersin

Çektiğim bu derdi sen de çekersin

Sevmem deme sakin sen de seversin

Mutluluğa benim gibi hasret çekersin

Seven benim sevilen sen aşkımı bilsen


Merhamet ederdin halimi görsen

Neşem de sen derdim de sen

Feryat eden gönlüm sana senin için

Belki insafa gelirdin aşk nedir bilsen


Bu gönül sanki bir dert meyhanesi

Hasretin kokuyor her bir köşesi

Sevme dersen kalmaz ömrün neşesi

Sen de vurma zaten vurmuş felek sillesi

18 Aralık 2007 Salı

şiir

Mürekkepten denizler, kağıttan gemiler yaptım. Sonra ismini her yere yazdım. İsmini yazınca seni sevdiğimi sandın, ben seni sevmedim sana taptım!..

şiirler

Ağırdır sevmelerim her yürek taşıyamaz, büyüktür umutlarım her omuz kaldıramaz, her şey olur da şu kalbim, bir tek sensiz olamaz.

Mimar

Bu dünyayı kuran mimar
Ne hoş sağlam temel atmış
İnsanlığa ibret için
Kısım kısım kul yaratmış

Kimi yaya kimi atlı
Kimi uçar çift kanatlı
Dünya şirin baldan tatlı
Eyvah balı tuza katmış

Kazması var küreği yok
Ustası var çırağı yok
Gökkubbenin direği yok
Muallakta bina çatmış

Bu dünyaya gelen bilmez
Ağlayanlar neden gülmez
Bir yol var ki giden gelmez
O da su demiş kapatmış

Orhan Gencebay



Güle güle sevgilim


Bahtın açık olsun bütün özlediklerimiz


Seni bulsun ne ilk temennim bu ne son olacaktır


Hasretlere benden de selam olsun


Geri döneceksen eğer yolu biliyorsun


Git diyen yok ki sana gidiyorsun,


Aşkı sen öğretmiştin unutmayıda


Öğretsene nasıl sevdiğimi bilmiyorsun


Neydi bizi ayıran neydi bizi kıran


Kim olmuşki ayrılıkla mutlu olan


Her gurbet yolcusunun bir sılası vardır


Senin sılan şu gönlüm senle dolan









Ben Sensiz Yaşamak İstemiyorum

Bagrımda bir kurşun yarası gibi
Hasreti taşımak istemiyorum
Yokluğun bir ömür acısı gibi
Ben sensiz yaşmak istemiyorum

Yazdığın mektupta bekle diyorsun
Yolumda gözyaşı dökme diyorsun
Yine benden birşey istemiyorsun
Ben sensiz yaşamak istemiyorum

Ben sensiz yaşamak istemiyorum
Sevgilim nereden çıktı ayrılık
Cehennem ateşi içimde kaldı
Dostlarda terk ettigece karanlık
Ben sensiz yaşamak istemiyorum

Bazdığın mektupta bekle diyorsun
Yolumda gözyaşı dökme diyorsun
Yine benden birşey istemiyorsun
Ben sensiz yaşamak istemiyorum

Grup Düş

Ben Ölürsem

Batan bir güneş gibi ayrıldık
Ne ağladık ne sözümüz bu dedik
Mutluluk dilemeden ayrıldık
Ne mendil ne el salladık

Sen bende ben ölürsem ölürsün
Sen ölürsen ben zaten ölürüm

Biten bir şafak gibi ayrıldık
Ne ağladık ne sadece ağladık
Hiç bi söz söylemeden ayrıldık
Ne bir yaş nede biraz ağladık

Sen bende bende ben ölürsem ölürsün
Sen ölürsen ben zaten ölürüm

Kayan bir yıldız gibi ayrıldık
Ne konuştuk nesonumuz bu dedik
Hoşçakal demeden ayrıldık
Ne bir sır ne bir umut sakladık

Sen bende ben ölürsem ölürsün
Sen ölürsen ben zaten ölürüm

Orhan Gencebay



Ayrılık Nikahı

Beni bilmem ama ben kararlıyım
Bu garip sevdadan cayalım gitsin
Bu aşkta senden çok ben zararlıyım
Bir kumar oynadık diyelim gitsin

İçimde bir his var bende pes diyor
Olmayan duadan ümit kes diyor
Mademki bahtımız böyle istiyor
Kaderin emrine uyalım gitsin

Seninle burcumuz tutsaydı
Keşke arslanlar bir başka yengeçler başka
Yarını olmayan hayırsız aşka
Ayrılık nikahı kıyalım gitsin

Farzetki bir rüya gördük ikimiz
Böyle bir hissi hiç taşımadık biz
Böyle bir masalı yaşamadık biz
Bir varmış bir yokmuş sayalım gitsin

Marifet feleğin elinden çıkmış
Dünyada başka bir terzisi yokmuş
Keremi aslıyı narına yakmış
Ateşten gömleği giyelim gitsin

Tiryaki gönlümden olmasın kuşkun
Tek sana müptela tek sana düşkün
Ardından bir ağıt yakalım aşkın
Adını elveda koyalım gitsin

Bayram

Güneş yükselmeden kuşluk yerine
Bir adam camiden döndü evine
Oturdu sessizce yer minderine
Kızı bayram dedi yalın ayaklı
Adam bayram dedi tam ağlamaklı

Eli öpüldükçe içi burkuldu
Konuşmak istedi dili tutuldu
Güç bela ağzından bir of kurtuldu
Oğlu bayram dedi sırtı yamalı adam

He ya dedi gözü kapalı
Düşündü kış yakın evde odun yok
Tenekede yağ yok çuvalda un yok
Yok yoka karışmış tuz yok sabun yok

Avrat bayram dedi eğdi başını
Adam evet dedi sıktı dişini
Çalışsa ne iş var ne cepte para
Dağ oldu içinde büyüyen yara

Dikti gözlerini karşı duvara
Takvim bayram dedi silindi yazı
Adam öyle dedi bağrında sızı
Döndürse yönünü herhangi dosta

yaralı gariban dul yetim hasta
aylar yıllar günler erirken yasta
Yer gök bayram dedi ağzını açtı
Adam bayram dedi evinden kaçtı

Ayrılanlar İçin

Yollarımız burada ayrılıyor
Artık birbirimize iki yabancıyız
Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa
Her şeyi evet her şeyi unutmalıyız

Her kederin tesellisi bulunur, üzülme
İnsan ne kadar sevse unutabilir
Mevsimler, gelir geçer, yıllar geçer
Sen de unutursun bir gün gelir

Hiç yaşamamışçasına, hiç sevmemişçesine
Unutursun o günlerimizi, gecelerimizi
O günlerce gecelerce sevişmelerimizi
Her şeyi evet her şeyi unutabilirsin

Hatta bütün yazdıklarımı satır satır
Kalırsa, içinde bir derin sızı kalır

Ümit Yaşar Oğuzcan


ACILAR DENİZİ


Ben acılar denizinde boğulmuşum

İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını

Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni

Duyarım yosunların benim için ağladıklarını

Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime

Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını

Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle

Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını

Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma

Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek

Baksana;herkes içime dökmüş artıklarını
Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa

Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse

Yılların içimde bıraktıklarını...

Seninle Ölmek İstiyorum

Dağ başında bir avcı kulübesi,yerle diz boyu kar
Ocakta ateş, dışarda rüzgar, hadi gel
Önce sevişmeliyiz uzun uzun
Yerdeki ayı postunun üzerine uzanmalıyız
Bütün vücudunu santimetre karelere ayırıp, birer birer öpmeliyim
Ve sonra sımsıkı sarılmalıyım sana, böylece ölmeliyiz
Aradan yıllar geçip, bizi buldukları zaman
Etlerimiz çürümüş olsa da
Kemiklerimiz ayrılmamalı birbirinden, hadi gel
Nefes almak hünerdeğil, "Seninle ölmek istiyorum"